Blog

İdeal Ders Çalışma Saatleri

0

Sınav kazandıran çalışma saatleri

Sınavlara hazırlanırken zamanı daha verimli nasıl kullanabilirsiniz? İdeal ders çalışma saatleri hangileridir? Kaçta kalkarsanız sınavları kazanma şansınız artar…

Erken kalkan yol alır. Bu mantığa göre ne kadar erken kalkarsan ÖSS’yi de o kadar erken kazanırsın. Şaka bir yana: Hayatta her şeyin olduğu gibi; ders çalışmanın da ders çalışırken zamanı doğru kullanmanın da bir ilmi, bir yöntemi var. Aşağıda Genç Dergisininin Mayıs ayı sayısında konunun uzmanları tarafından yapılmış çeşitli önerilerden derlenmiş bir demet bulacaksınız.

İdeal Ders Çalışma Saati

İdealleriniz arasında ders çalışma gibi can sıkıcı bir konu olmasa da ideal ders çalışma saati diye bir şey var. Şöyle oluyor: Anlama, dikkat ve konsantrasyonumuz günün belli saatlerinde artar ve azalır. Bunun için öncelikle kendinizi iyi gözlemleyin: “Hangi saatlerde çalıştığımda daha kolay anlıyorum, hangi saatlerde zorlanıyorum…”  Çalışmanızı en kolay öğrendiğiniz, dikkatinizi en kolay toplayabildiğiniz saatlerde gerçekleştirmeniz gerek.

İdeal ders çalışma saati kişiden kişiye değişiklikler gösterebilmekte. Ancak en verimli saatler, bir çok insan için sabah saatleridir.

Çünkü:

– Beyin dinlenmiştir.

– Zaten uykumuzu almış olduğumuz için ders çalışırken uyku bastırması ihtimali diğer saatlere göre daha düşüktür.

– Şehrin beyni yoran uğultusu yoktur.  (İstanbul’da yaşanlar hariç. )

– Ailemiz uyumaktadır. Bundan dolayı (horlayanları saymazsak) evde pek ses de yoktur.

– Televizyonda ilgimizi çekecek programlar yoktur. (Bazı üçüncü sınıf dizilerin 8., 9. tekrarlarını izlemekten mazoşist bir zevk alıyorsak o başka.)

– Telefon görüşmesi yapamayız. (Biz yapmak istesek de karşıdaki yapmaz. Zaten sabahın köründe uyandırılmanın siniriyle bunu pek de kibar olmayan bir şekilde size gayet net izah edecektir.)

– Sokağa çıkmak istemeyiz. (Aslında yataktan bile kalkmak istemeyiz.)

– Dikkatimiz açıktır.

Sınav Kazandıran Saatler

08:00 -11:00

Kortizol gibi uyanıklık veren hormonların en fazla salgılandığı  periyod sabah 08:00-11.00 arasıdır. Uzmanlar bu saatlerin; planlama, düzenleme ve ileriye dönük yapıcı fikir üretimi için en verimli saatler olduğu görüşünde birleşiyor.

16:00- 18:00

Saat 16:00- 18:00 arası zihni canlılığın geri döndüğü saatler.  Uzun dönemli hafızaya almak istediğiniz konuları çalışmak için ideal saat aralığı günün bu vakitlerdir.

19:00 -22:00

Saat 19:00’dan sonra yine zihni çalışma için verimli bir ara var. Yaklaşık 3 saat sürüyor.

Kalıcı bir öğrenme için bellemek istediğiniz konular üzerinde üzerinde ilk olarak zihnin en açık olduğu sabah saatlerinde yoğunlaşın. Sonra akşama doğru 16:00-18:00 arası bu bilgileri tekrar edin.

Zamanı Nasıl Kullanalım

Öncelikle; zamanınızı planlarken; başkasını örnek almak yerine, kendi yetenek, bilgi, beceri, tutum ve ihtiyaçlarınızdan yola çıkmanız daha yararlı olacaktır.

Çalışma planınızı yaparken; derslerin zorluk kolaylık derecelerini göz önüne alın. Zor gelen dersleri dikkatinizi en iyi yoğunlaştırabildiğiniz saatlerde çalışın.

Herhangi bir dersle ilgili çalışma gün ve saatlerinizi belirlerken; o dersin sınıfta veya dersanede işlendiği güne yakın olmasına dikkat edin. Böylelikle hem yakın aralıklarla tekrar yapmış olursunuz hem de ders çalışırken aklınıza takılan soruları unutmadan hocalarınıza sorabilirsiniz.

Çalışma saatleriniz istikrarlı olsun. Yani mümkün olduğunca her gün aynı saatlerde çalışın ki beyniniz otomatik olarak kendini o saatlerde ders çalışma moduna getirebilsin.

Çalışma saatlerinizi mümkün olduğunca yemek saatiyle çakıştırmamaya özen gösterin. Yemek arasından hemen sonra değil en az yarım saat sonra tekrar ders çalışmaya başlayın.

Yaygın görüşe göre yarım saatten az bir çalışma verimsizdir. Yarım saatten kısa süreleri, bir kitabı karıştırmak, liste yapmak gibi işler için kullanılabilirsiniz.

Verimli çalışma için en yararlı zaman dilimleri ortalama1.5 saatlik sürelerdir. Ancak yazı yazma, ödev hazırlama gibi çalışmalar için 2-3 saat ayrılabilir.

Otobüs, tren vapur gibi araçlarda boşa harcadığınız zamanı da ders çalışarak değerlendirebilirsiniz. Bunun için küçük kartlara ders  notları yazıp, cebinize koyabilir ya da daha önceden banda kaydettiğiniz ders notlarını dinleyebilirsiniz.

Televizyon ve Telefon Zamanın En Büyük Düşmanı

Televizyon ve telefondan hepten vageçemiyorsak bile mümkün mertebe aşağıdaki taktikleri uygulayanlar faydasını görecektir:

Ders çalışırken televizyonunuzu muhakkak kapalı tutun.

Günlük tv rehberlerine göz atarak, ilginizi çeken programları birebir belirlemek; televizyonu sürekli açık tutup, olur olmaz zamanlarda dikkatinizin dağılmasının önüne geçecektir.

Televizyonu sadece seçtiğiniz programın başlama saatinde açın. Bitince kapatın. Bunu yapmakta zorlanıyorsanız; çalar saatinizi programın bitiş saatine kurun.

Çok önemli bir telefon beklemediğiniz sürece ders çalıştığınız süre içinde telefonunuzu kapalı turun.

Telefon görüşmeleriniz için önceden bir zaman belirleyin. Ve bütün konuşmalarınızı bu süre içinde bitirin.

Çalışma Tamam. Şimdi Dinlenmeyi Öğrenelim!

Pek çok eğitimci bir öğrenci için okul saati dışında yaklaşık iki saatlik dinlenme süresini gayet makul ve uygun görmektedir.

Bu saatleri; sosyal faaliyetler, sohbet, dinlendirici okuma, resim, müzik, spor ve koleksiyon çalışmalarının biri ya da birkaçı ile doldurabilirsiniz.

Genel olarak 1.5 saatten sonra vücut yorulma sinyalleri verir. Esneme, dikkat dağılması, uyku bastıması vb. Sinyaller gelmeye başladıktan sonra çalışmaya kısa bir ara verin. Bu ara 15-20 dakikayı geçmesin.

Kısa dinlenmelerde dikkatin dağılmaması için çalışma yerinden fazla uzaklaşmayın.

Ders arasında:

– Gözlerinizi kapatıp uzanabilir,

– gökyüzüne bakıp müzik dinleyebilir,

– el ve yüzünüzü yıkayabilir,

– yahut hafif hareketler yapabilirsiniz.

Dinlenmeden maksat illa hiçbir şey yapmadan oturmak değildir. Amaç; farklı  işlerle meşgul olarak beynin değişik kısımlarının çalıştırılması, bu esnada yorulan kısmların dinlendirilmesidir. Bunu da sakın unutmayın.

 

Her 6 Kadından Biri Vajinismus Yaşıyor!

0

Bugüne kadar yüzlerce vajinismuslu kadını tedavi eden Kadın Doğum Uzmanı Op. Dr. Süleyman Eserdağ, kliniğe başvuranların yüzde 80’inin üniversite mezunu olduğunu söylüyor.

Türkiye’de 6 kadından biri sevişemiyor diyorsunuz, bu tezinizle ilgili verileriniz nelerdir?

Şimdiye kadarki klinik çalışmalardan elde ettiğimiz istatistiksel veriler gerçekten çok çarpıcı: Vajinismus sorununun görülme sıklığı yaklaşık yüzde 10. Buna bir de ağrılı cinsel birleşme (disparoni) sorunu eklenince bu oran yüzde 15-20’lere çıkıyor. Neredeyse her 5-6 kadından biri eşiyle hiç ilişkiye giremiyor veya cinselliği son derece zor, ağrılı bir şekilde yaşıyor. İlişki sırasında anorgazmi konusunda ise sağlıklı veriler pek yok. Ama bununla birlikte, klinik deneyimlere göre, anorgazmi görülme sıklığı yüzde 40 ila 60 oranında.

Vajinismusta ilişki neden gerçekleşemiyor?

Her ne kadar vajinismus ismi vajinayı çağrıştırsa da vajinismus bir vajina problemi değil daha çok “bilinçaltına yerleşmiş korku ve kaygı” problemleridir. Bilinçaltına cinsel ilişki ile ilgili yerleşmiş bir takım korku ve kaygılar vardır; bunun sonucunda kişi kendisini kontrolsüz şekilde kasarak ilişkiye izin vermemektedir. Erkek de ilişki sırasında kendi penislerini adeta bir “duvara çarpıyormuş” gibi hissetmektedirler. Hatta çiftler arasında o bölgenin tamamen kapalı olduğunu düşünenler dahi vardır.

Sosyo-kültürel düzeylere göre bakınca hangi kesimde daha sık görülüyor?

Ülkemizde yapılan araştırmalara göre vajinismus görülme sıklığı yüzde 10-15 arasındadır. Son 6 yılda kliniğimiz Hera Kadın Sağlığı Merkezi’ne başvuran yaklaşık 650 vajinismus hastamızın yüzde 85’ı üniversite mezunudur.

Neden eğitimli çiftler arasında daha yaygın?

Elimizde kesin bir kanıt olmamakla beraber eğitimli kişilerin kendi sorunlarının çözümü için internet gibi kaynakları kullanarak daha fazla araştırma yapmaları belki de başvuranların daha çok bu kesimde olduğunu gösteriyor olabilir.

Vajinismus olan hastalardan yola çıkarak daha çok hangi nedenler etken oluyor?

Yaptığımız araştırmalara göre vajinismus %90 oranında psikolojik, %10 oranında organik (yapısal) nedenler sonucunda gelişiyor.

Vajinismuslu kadınların karakter özelliklerinde benzerlikler var mıdır?

Özellikle çocuksu, aileye bağımlı ve ruhsal organizasyonunu sağlıklı bir biçimde tamamlamamış kadınlar risk grubunu oluşturur.

Kadındaki korkular vajinismusu nasıl tetikler?

Çocukluk çağından kalma korkuları yaşayan bireylerde bu rahatsızlığın oluşması kolaylaşır. Korkular, en çok kadının simgesel olarak zihninde aşırı büyüttüğü bir penis yüzünden çok acı çekme, parçalanma korkularıdır. Biz bu tür yanlış inanışlara “cinsel mit” adı vermekteyiz. Kişilerin bilinç altına yazılan bu tür yanlış ve abartılı düşünceler ileriki dönemlerde vajinismus için bir zemin hazırlar. Ayrıca “iyi kız sendromu” da vajinismus için risk faktörüdür.

İyi kız sendromu ne anlama geliyor?

Ailesi tarafından cinsel bilgiden tamamen yoksun bırakılan, hatta cinselliğin aile tarafından kötülendiği, kızlık zarının ise korunması gereken çok önemli bir bölge olduğu gibi mesajlar verilerek yetiştirilen genç kızların ilerleyen yaşamlarında vajinismus, cinsel isteksizlik, cinsel soğukluk, cinsel tiksinti ve orgazm olamama (anorgazmi) problemleri ortaya çıkmaktadır. Biz bu şekilde çevrelerinden ve ailelerinden terbiye alarak yetiştirilen kızlarda gelişen bu probleme “iyi kız olma sendromu” diyoruz ve durum Türk toplumunda oldukça yaygındır. Bu problemi taşıyan kadınlarda cinsel ilişki adeta yalnızca eş için gereklidir, yani cinsellik kendisinin zevk alacağı bir işlevden çok “eşini mutlu edecek bir görev” olarak algılanmaktadır. Ayrıca bu kadınlar kendi özel hayatlarında da son derece disiplinli, titiz ve mükemmeliyetçi kişilik yapısındadırlar.

Vajinismuslu hastalara nasıl bir tedavi uyguluyorsunuz?

Vajinismus tedavilerinde, uygun hastalara uyguladığımız hipnoz yöntemiyle tedavi süresi kısalıyor ve hızlanıyor. Ayrıca günlük yoğunlaştırılmış tedavi programlarıyla birkaç yıldır tedavi edilememiş hastalar dahi 3-4 gün gibi çok kısa bir sürede çözüme kavuşabiliyor. Hipnoz, bu konudaki yardımcı yöntemlerden biri. Bilinçaltına inilmesini, kişilerin kendine güven duygusunun artırılmasını, kasların gevşemesini ve rahatlamayı amaçlayan hipnoz, tedaviyi destekliyor.

Hürriyet

Dissosiyatif Bozukluk Nedir?

0

Öğr. Gör. Dr. Aslıhan Sayın / G.Ü.T.F. 5.sınıf ders notları

Genel tanımlama:

Bu gruptaki hastalıkların psikopatolojisindeki teme düzenek dissosiyasyondur. Dissosiyasyon; kimlik, bellek, algı ve çevre ile ilgili duyumlar gibi normalde bir bütün halinde çalışan işlevlerin bütünlüğünün bozulmasıdır. Diğer bir niteliği de, davranışların bireyin normal davranış biçiminden ayrılarak bağımsız bir şekilde tek başına işlev görmesidir.

Dissosiyasyon çoğunlukla travmaya karşı bir savunma düzeneği olarak ortaya çıkar. Travma karşında oluşan dissosiyasyon iki işlevi yerine getirir: travmadan kaçmayı sağlarken, aynı zamanda, yaşamın geri kalan bölümünde travmanın yer etmesindeki zorunlu işleyişi de geciktirir.

Beş alt tipi vardır:

–         Dissosiyatif amnezi

–         Dissosiyatif kimlik bozukluğu

–         Dissosiyatif füg

–         Depresonalizasyon bozukluğu

–         Başka türlü adlandırılamayan dissosiyatif bozukluk

DİSSOSİYATİF AMNEZİ

Anahtar belirti; genelde travmatik olan ya da yoğun strese neden olan önemli kişisel bilgilerin, sıradan bir unutkanlıkla veya organik bir durumla açıklanamayacak bir biçimde hatırlanmamasıdır. Bu belirti dışında hastalar tamamıyla sağlıklı görünürler ve uygun işlevsellik gösterirler.

En sık rastlanan dissosiyatif bozukluktur. Kadınlarda daha sık görülür. Genelde stresli ve travmatik olaylara eşlik eder. Dört alt tipi vardır:

–  Sınırlı amnezi: En sık rastlanan tiptir. Birkaç saat-birkaç gün gibi kısa süreli olaylarla sınırlı bir bellek kaybı vardır.

–  Yaygın amnezi: Tüm yaşam olayları ile ilgili bellek kaybı vardır.

–   Seçici amnezi: Sadece bazı olayların, veya bazı kişilerin hatırlanmadığı bir durum söz konusudur.

–   Sürekli amnezi: Olaylar yaşanmasının hemen ardından unutulur (anterograd amnezi). Bu nedenle yeni anılar oluşturulamaz. Bir başlangıcı vardır. Başlangıcından bulunan ana dek her şey unutulmuştur.

Hastanın üstesinden gelemediği (cinsel veya agresif) bir dürtünün hayal edilmesi veya gerçek bir şekilde dışa vurulması hızlandırıcı bir etken olabilir. Hastalar genellikle belleklerini kaybettiklerinin farkındadırlar. Bazı hastalar bellek yitimi konusunda endişelidirler, bazıları aldırmaz ve ilgisiz görünürler.

Kullanılan savunma mekanizmaları bastırma ve yadsımadır. Bastırma ile benlik tarafından kabul edilemeyen veya benliği aşırı derecede rahatsız eden dürtüler bilinç tarafından bloke edilir. Yadsıma ile dış gerçekliğin bazı yönleri bilinç tarafından görmezden gelinir.

Ayırıcı tanıda organik etiyoloji (örneğin; kafa travması, geçici tam amnezi) sonrasında amnezi, demans ve yapay bozukluk akla gelmelidir.

Belirtiler genelde birden bire sonlanır ve az sayıda yinelemelerle birlikte iyileşme tamdır. İkincil kazançlar varsa durum daha uzun sürebilir.

Tedavide iv verilen tiyopental ve amobarbitulat gibi kısa etkili barbitulat ve benzodiazepinler hastaların unuttukları anıları anımsamalarında yardımcı olabilir. Hipnoz kullanılabilir. Yitirilmiş anılar bir kez geri gelince, psikoterapi hastaların bilinçli durumlarıyla hatıralarını birleştirmede yardımcı olabilir.

DİSSOSİYATİF FÜG

Başlıca belirti, kişinin geçmişini ve önemli kimlik bilgilerini (örneğin; ad, aile) unutup, evinden ya da alışageldiği ortamdan ayrılmasıdır. Kısmen ya da tamamen yeni bir kimliğe bürünür.

Oldukça nadir görülen bir durumdur. En sık savaş sırasında, doğal afetlerden sonra veya yoğun bir iç çatışmadan sonra (örneğin; evlilik dışı bir ilişki) orataya çıkar. Alkol veya madde kullanımı, epilepsi, travma öyküsü, depresyon, bazı kişilik bozuklukları (sınırda, histrionik, şizoid) yatkınlaştırıcı etkenlerdir.

Klinik olarak amnestik durumlarının farkında değildirler. Önceki kimliklerine döndüklerinde, füg başlangıcındaki zamanı hatırlayabilirler, fakat füg sırasında yaptıklarını hatırlamazlar. Çoğunluk saatler veya günler sürer. Nadir olgularda aylar boyu sürebilir, tam bir yeni kimlik geliştirmiş ve karmaşık ilişkilere girmiş olabilirler.

Organik ruhsal bozukluklar, dissosiyatif amnezi, yapay bozukluk ve temporal lob epilepsiden ayırıcı tanısı yapılmalıdır.

İyileşme genelde kendiliğinden, hızlı ve tamdır. Yinelemeler nadirdir.

DİSSOSİYATİF KİMLİK BOZUKLUĞU (ÇOĞUL KİŞİLİK)

İki veya daha fazla birbirinden ayrı kimlik ve kişiliğin (alter kimlikler) aynı kişide bulunması ve bu farklı kişiliklerin birbirinden farklı davranış, ilişki kurma biçimi ve tutumlar içine girmesi ile karakterizedir. Bu kimliklerden ya da kişilik durumlarından en az ikisi kişinin davranışlarını zaman zaman denetim altında tutar. Kişilik sayısı genelde 5-10 arasındadır. Bir kişilikten diğerine geçiş ani ve dramatiktir. Hasta genelde diğer kişiliğe ve onun baskınlığı sırasında yaşadığı olaylara amnestiktir.

%90-100’ü kadındır. Geç ergenlik ve genç erişkin dönemlerde başlar. Psikiyatrik eş tanılar sıktır. 2/3’ü intihar girişiminde bulunur. Travmatik çocukluk çağı öyküsü (fiziksel ve/veya cinsel istismar) sıklıkla bulunur. Bu bozukluğu geliştirmeye eğilim hem psikolojik hem de biyolojik olarak bulunabilir. Bu kişilerde EEG anormalliklerine ve hipnoz edilmeye yatkınlığa sık rastlanır.

Ayırıcı tanıda sınır kişilik bozukluğu, hızlı döngülü bipolar bozukluk, şizofreni ve kompleks parsiyel nöbetler akla gelmelidir. Prognoz açısından dissosiyatif bozuklukların en kötüsüdür, çoğunlukla kronik seyreder ve iyileşme tam değildir.

Tedavi amaçlı psikoterapide öncelikle farklı kimlikleri ayrı ayrı tanımaya çalışmak, ego güçlerini değerlendirmek, travmanın üzerinde durmak ve en son aşamada kimliklerin birleştirilmesini sağlamak gerekir. Bazı olgular hipnozdan faydalanabilir. Eşlik eden belirtilere uygun ilaç seçilmelidir. Genel olarak hastaneye yatırılmaları gerekmez. Ancak intihar düşünceleri ve eylemleri, kendini yaralama, anksiyete, depresyon ve saldırganlık olasılığı varsa yatırılmaları gerekir.

DEPERSONALİZASYON BOZUKLUĞU

Kişinin kendi gerçeklik duygusundan ya da bedeninden ayrıldığı hissinin olduğu, ya da sanki bunları dışardan bir gözlemci gibi izlediği hissinin yaşadığı, sürekli veya yineleyen yaşantıların olduğu bir bozukluktur. Bu yaşantısı sırasında kişinin gerçeği değerlendirmesi bozulmaz.

Genel toplumun yaklaşık %70’inde depersonalizasyon izole bir fenomen olarak görülebilir. Bu tanıyı koymak için belirtilerin yinelemesi ve klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki işlevsellikte azalmaya neden olması gerekir. Anksiyete bozuklukları (örneğin; panik atak sırasında), depresyon ve şizofrenide depersonalizasyon bir belirti olarak bulunabilir.

Ayırıcı tanıda epilepsi ve beyin tümörü mutlaka dışlanmalıdır. Çoğunda belirti yoğunluğu herhangi bir önemli dalgalanma olmaksızın, sabit bir seyir izler. Tedavi ile ilgili bilgiler yetersizdir. Destekleyici ve iç görü yönelimli psikoterapi önerilir. Eşlik eden belirtilere yönelik ilaç verilebilir.

KAYNAKLAR

1-      1- Yüksel N (2006). Ruhsal Hastalıklar kitabı. MN Medikal & Nobel, 3. baskı, Ankara.

2-      Kaplan HI, Sadock BJ, Grebb JA (1994). Synopsis of Psychiatry. Williams & Wilkins, 7th edition, Baltimore, Maryland.

Anne Sütü Duygusal Bağı Güçlendirir

0

Bebek ilk doğduğu andan itibaren kişilik sahibidir. Ve kişiliği ile alakalı değişimleri ve etkilenimleri yaşayacağı ilk kişi de annesidir. Kişilik taşıyan her bireyin fizyolojik ihtiyaçları olduğu gibi duygusal ihtiyaçları da bulunmaktadır.Annenin bebeğini emzirmesi bebeğin duygusal ihtiyaçlarını katkıda bulunmada en büyük bir fırsattır.

Doğumdan hemen sonra bebeği kucaklamak anne ve bebek arasında sıkı bir bağ oluşturur ve kucaklanan bebek doğal olarak memeyi bulur ve emmeyi öğrenir. Anne sütü alan bebeklerde güven duygusu gelişir, psikolojik olarak bebek daha huzurludur.

Bu dönem zarfı içinde uzmanlar tarafından çok önemli görülen; çocuğunuzun bir yıl en azından ilk altı ay zarfındaki dönemde diğer besinlerde bulunmayan bir takım mikroplara ve ateşli hastalılara karşı koruyucu özelliklere sahip olan, havayla ve mikropla hiçbir temas etmeden bebek tarafından emilen besin olup çocuğa zarar verme riski bulunmayan anne sütü ve bebeği emzirmenin, çocuğa ve anneye duygusal kazanımları olmaktadır.Annenin çocuğunu kucağına alarak sevgi ve şefkatle  bakmasına ,iletişime  girmesini ,çocuğuna  yalnız olmadığını hissettirerek çocuğunun  güven ve mutluluk kazanmasını sağlar.

Anneye ise,çocuğuna Allahın kendisi için yarattığı gıdadan mahrum etmemenin ve görevini yapmanın huzuruna  ve mutluluğuna sebep olacaktır.

Annenin bebeğini biberonla beslemek zorunda kaldığı durumlarda bile anne mutlaka bebeğini kucağına almalı onunla konuşmalı ,çocuğuna biberonu vermekle ve karnının doyması ile yetinmemeli özellikle  ile kendi haline bırakmamalı.burada önemli olan emzirme sırasında çocuğunla nitelikli beraberlik geçirmesidir

Çalışan annelerin ise  bu dönemde çocuğunun fizyolojik ve duygusal kazanımlarda bu kadar önemli olan anne sütün den mahrum etmemek için süt izinlerini veya yıllık  izinlerini kullanmalarını eğer kullanamıyorlarsa  anne sütünden faydalını mı maksimum seviyede sağlayacak bir bakım ortamın oluşturulması gerekmektedir.

 

Trafikte Uykusuzluk Alkolden Tehlikeli

0

UZM. DR. FUNDA GÜDÜCÜ SAĞIR- UZM. DR. AYŞE TÜRKÖZÜ / BUGÜN

İşte en çok kazalara neden olan sebepler…

Ülkemizde insana bağlı kazaların ilk nedeni alkol değil uykusuzluktur. İstatistiklere göre uykusuz araç kullananların yolaçtığı kazalar yüzde 70.2 ile ilk sırada yer alıyor. Araç kullanırken 150 km.’den fazla yolculuk, 9 saatten az uyku büyük risk.Trafik canavarına atfedilen suçlardan biridir uykusuz ve yorgun yola çıkmak. Suçların en ağırlarından biri belki de, çünkü doğrudan sürücünün kendisiyle ilişkili bir sorundur bu durum ve sonunda en ağır sonuçları olan kazaların sebebiyetidir. İnsana bağlı kazalar tüm kazaların %90 ‘ını teşkil ederken, insana bağlı kaza sebepleri içinde alkollü araç kullanmanın en sık ve önemli neden olduğu düşünülür. Bu düşünce çok yanlış olmamakla beraber ülkemizde yapılan istatistikler, uykusuz araç kullanmanın %70.2 ile ilk sırada yer aldığını gösteriyor.

Trafik kazası sebepleri arasında ikinci sırada aşırı hızlı araç kullanma, üçüncü sırada ise alkollü araç kullanmak yer alıyor. Diğer ülkelerdeki durum gözden geçirildiğinde, aşırı uykululuğun getirdiği kaza yüzdeleri %1-16 arasında değişiyor.

Uykulu ve yorgun araç kullanma ile ortaya çıkan kazaların tüm dünyada genel özellikleri ağır kazalar olması, gece geç saatlerde meydana gelmesi, genelde kazaya tek aracın karışması ve sürücünün araçta yalnız olması, kazanın hız limitinin yüksek olduğu, uzun, sıkıcı yollarda meydana gelmesi, olay yerinde fren izlerine rastlanmaması, aracın yoldan çıkması sayılabilir. Trafik için neden uyku bu kadar önemli?

Araç kullanımında dikkat, konsantrasyon, hızlı karar verebilme, motor koordinasyon oldukça önemlidir ve uyku halinde tüm bu yetenekler zayıflar hatta ortadan kalkar. Her gün yeni bir kaza haberi birilerinin içini sızlatır, birilerinin yüreğini dağlar. Yılda tahminen 10.000 kişiyi trafik kazasında kaybediyoruz. Tahminen diyorum çünkü, olay yerinde tespitlerin dışında ölenlerin sayısı bilinmiyor.

UYKU ATAKLARI VE KAZALAR

Sıcak, rahat, monoton ve yemek yenilen ortamlar, tatlı ve bol karbonhidrat içeren yiyecekler, seyahat ve yorgunluk uykuyu, uyku bozukluğu olmaksızın aktive eder. Mikrosleep olarak tanımladığımız birkaç saniye süren uyku atakları, iş kazaları ya da trafik kazalarına sebep olabilir. Bu uyku atakları esnasında sürücü en yakınındaki aracı, işareti fark edemez ve yoldan çıkar. Duran araca çarpabilir. Sürücülerin tahminen %25-50’si en az bir kere direksiyon başında uyuduklarını bildirmiştir.

UYKU HALİ ARAÇ KULLANIRKEN NASIL FARK EDİLİR?

Sırtta, boyunda ağrılar, gözlerde karıncalanma, esneme, gözleri odaklamakta güçlük, trafik işaretlerinin fark edilmemesi, ya da hatırlanmaması, aracın yolda sağa sola kayması, ani durup kalkışların olması uykunun işaretleridir.

TRAFİKTE UYKU GELDİĞİNDE NE YAPILMALI?

Tabi ki uykusuzluğun çaresi yine uykudur. O nedenle de uyku alametleri baş gösterdiğinde aracı uygun bir yere çekip 15-20 dakika da olsa uyumak en iyi çözümdür. Kahve içmekde geçici bir çözüm olabilir. Bununla beraber uzun yolculuklarda bir yol arkadaşı almak, gerektiğinde aracı ona bırakmak, müzik dinlemek, camdan havalandırma sağlamak, aracı durdurup biraz hareket etmek uyku açıcı olabilir.

İŞTE EN ÇOK KAZA SEBEBİ OLAN KONULAR

Uyku bozuklukları içinde en çok kaza sebebiyeti olabilecek durumlar içinde uyku apne sendromu, narkolepsi sayılabilir. Bu hastalıklarda gün içinde devam eden sürekli bir yorgunluk ve tekrarlayıcı uyku atakları vardır. Bu kadar sık uyku ataklarından birinin araç kullanımı sırasında olması kaçınılmazdır. Gece uykuda horlama ve nefes durması şikayetlerini sıklıkla yatak partnerleri fark eder. Bu durumun ciddi alınarak uyku laboratuarlarında tetkiki ve tedavisiyle çözüm mümkündür. Sebebine yönelik bazen ufak cerrahi bir operasyon, kilo vermek, bazen de CPAP(burundan sürekli pozitif hava basıncı uygulaması) ve ağız içi araçlarla sorun çözülebilmektedir. Böylelikle hem yollar ve diğer hayatlar, hem de kişinin kendi hayatı tehditten kurtulur.

Çocuk ve Gençlerde Depresyon Gelişimi

0

Bu makalede çocukluk ve gençlik dönemlerindeki depresif bozukluklar gelişimsel psikopatoloji açısından incelenmiştir. Bu yaklaşıma göre insan gelişimini anlamak için, bireylerin yaşam boyu gelişimsel süreçlerini (biyolojik, psikolojik ve sosyal gibi) birden fazla boyutun etkileşimleriyle anlamak gereklidir. Böylece depresif bozuklukların ortaya çıkmasında rol alan önemli faktörleri göstermek için, gelişim psikolojisi, klinik psikoloji, psikiyatri, epidemiyoloji, sosyoloji, nörobiyoloji, genetik ve sinirbilimi alanlarında kaydedilen gelişmeleri gelişimsel psikopatoloji perspektifiyle birleştirmek gereklidir.

Bu yaklaşıma göre depresif bozukluklar çeşitli gelişimsel süreçlerin sonucunda ulaşılan heterojen durumlardır ve tek bir risk faktörünün depresif bozukluğa yol açtığı hemen hemen hiç düşünülmez. Bu makalede depresif hastalıklara olası neden olarak depresotipik gelişimsel organizasyon ileri sürülmektedir. Bu organizasyon depresif semptomların ve bozuklukların altında yatan, farklı süreçleri düşündürmesi açısından önemlidir. Gelişimsel bakış açısı, depresif bozuklukların sadece bilişsel, duyuşsal, kişilerarası ve biyolojik yönlerini anlamak yerine, bizi bu yönlerin gelişimsel olarak nasıl değiştiğini ve bu yönlerin sosyal çevrede bulunan bireyin, biyolojik ve psikolojik sistemleriyle nasıl bütünleştiğini anlamaya zorlamaktadır.

Bu makalede önce depresif bozuklukların doğası tartışılıyor, daha sonra epidemolojik bulgular ile gençlerde ve çocuklarda depresyonun klinik özellikleri üzerinde duruluyor. Daha sonra gelişimsel psikopatoloji alanının kavramlarından sözederek depresyonun çocuk ve gençlerdeki gelişimi ve görünümü hakkında bir model sunuluyor. Bu alandaki boylamsal araştırmalar yetersiz olduğundan, epidemolojik araştırma sonuçlarından, ebeveynlerinin depresyonlu olduğu yüksek risk grubu çocuklarla yapılan çalışmalardan, kliniklere depresyon tedavisi için gelen ya da hastanelerde yatan çocuklarla yapılan çalışmaların bulgularından bahsediliyor. Bu makalede önerilen model kaçınılmaz olarak spekülatif, çünkü deprosotipik organizasyonun ortaya çıkışı ve zaman içinde değişimini inceleyen çalışmalar bulunmamaktadır. Pek çok araştırma unipolar depresyon konusunda yapılmış olduğundan, bu makalede çocukluk ve gençlikte depresif bozuklukların etiyolojisi ve sürecini gelişimsel psikopatoloji perspektifi ile anlamada unipolar depresyon üzerinde duruluyor.

Tanımsal ölçütler ve bozukluğun doğası:

Tipik olarak depresyon, depresif duygu durumu, depresif sendromlar ve depresif bozukluklar olmak üzere üç şekilde kullanılmaktadır (Angold, 1988). Depresif duygu durumu, disforik duyuşu içeren tek bir semptom ya da semptomlar grubuyla sınırlıdır. Depresif duygu durumunu ölçmek için şimdiye dek daha çok kişinin kendisinden bilgi alma yöntemleri kullanılmıştır. Depresif sendromlar görgül olarak birlikte görüldükleri kanıtlanmış semptom gruplarını içerir. Depresif bozukluklar DSM 4 ve ICD 10 da olduğu gibi teşhis kategorileri olarak yansıtılmaktadır.

İki tip duygu durumu bozukluğu bulunmaktadır. Bunlardan biri bu makalede bahsedilmeyen bipolar bozukluk ve depresif bozukluktur. Depresif bozukluğun iki temel alt çeşidi vardır. Tek veya tekrarlayan depresif ataklarla ortaya çıkan Major Depresif Bozukluk ve kronik duygu durumu bozukluğu ile karakterize olan distimi. Bu bozuklukların semptomlarının çocuk ve gençlerde yetişkinlerden daha farklı şekillerde ortaya çıkabileceği vurgulanmasına rağmen (APA, 1994; Birmaher ve ark., 1996; Kovacs, 1996) çoğu zaman yetişkin kriterleri çocuk ve gençlere uygulanmakta, etiyoloji ve ilerlemesini etkileyebilecek gelişimsel faktörler göz ardı edilmektedir.

Çocuk ve gençlerde depresif bozukluklar:

Çocuk ve gençlerdeki duygu durumu bozuklukları, yetişkinlik dönemine göre daha az araştırılmış olmalarına rağmen son yıllarda bu alanda ilerlemeler sağlanmıştır. Depresif hastalıkların ergenlik çağından önce görülebilmesini sorgulayan önceki inanışların aksine, yakın zamanlarda teşhiste hangi ölçütlerin kullanılması gerektiği; epidemolojiye, nedenlerine, ilerlemesine ve sonuçlarına yönelik çalışmalarda daha ileri tekniklerin kullanımı; ayrıca depresif, distimik ve risk gruplarını oluşturan çocukların tedaviye tepkileri gibi konular üzerinde durulmaktadır.

Epidemoloji ve çocuk ve genç depresyonunun klinik özellikleri

Major Depresif Bozukluğun (MDB) çocukluktaki sıklığının % 0.4 ile % 2.5, gençlikte ise % 0.4 ile % 8.3 arasında değiştiği tahmin edilmektedir. Fakat çocukların bilişsel, dil, bellek ve kendini anlamalarındaki gelişimsel kısıtlılıkları düşünüldüğünde, Major Depresif Bozukluğun teşhis edilmesinde yanılgılar olabilir. MDB’nin gençlikteki yaşam boyu görülme sıklığı (%15 ile % 20), yetişkinlerdeki yaşam boyu görülme sıklığına benzerdir. Bu benzerlik yetişkinlikte görülen depresyonun temellerinin gençlikte bulunduğuna işaret etmektedir. Distimik bozukluğun görülme sıklığı çocuklarda % 0.6 ile % 1.7 ve gençlerde % 1.6 ile % 8.0 dir. MDB çocukluk döneminde kızlarda ve erkeklerde aynı oranlarda görülürken, gençlik döneminde bu oran kızlarda erkeklere göre iki kat daha fazladır, bu da yetişkinlik dönemindeki oranlarla paralellik göstermektedir.

MDB ile karşılaştırıldığında çocuklarda Distimik Bozukluğun önce görülmesi daha sonraki duygu durumu bozukluklarının görülme riskini arttırmaktadır. Çocuk ve gençlerde MDB’nin süresi yaklaşık 7 -9 aydır ve sıklıkla tekrarlandığı görülmektedir. Distimik Bozukluk ise yaklaşık 4 yıl sürmektedir. Bu çocuklar genellikle Distimik Bozukluğun başlamasından 2 yıl sonra MDB gösterirler. Distimik Bozukluk tekrarlanan depresif bozukluklara yol açtığı için, Distimik Bozukluk konusunda yapılacak erken tanı, tedavi ve önleme çalışmaları önemli stratejiler olmalıdır.

Depresyonda olan çocuk ve gençlerin % 40 ile % 70’i bir başka bozukluk daha göstermektedir, bunların % 20 ile % 50’sinin iki veya daha fazla bozukluk gösterdikleri tahmin edilmektedir. En sık görülen komorbid bozukluklar, Distimik Bozukluk, Kaygı Bozuklukları, Davranış bozuklukları ve Madde kullanımıdır. Çocuk ve ergenlerde Kaygı Bozuklukları Depresif bozukluklardan önce gelirken, yetişkinlerde, Depresyon, Kaygı Bozukluklarından önce gelmektedir. MDB genellikle, alkol ve madde kullanımından yaklaşık 4.5 yıl önce gelir ve depresyonda olan gençlerde bağımlılıkların önlenmesinde önemli bir işaret oluşturur. Genellikle komorbidite depresyonun tekrarlama riskini, depresyonun süresini, intihar riskini, fonksiyon göstermeyi, tedaviye tepkiyi ve psikiyatrik servislerin kullanımını etkilemektedir.

Cinsiyet farklılıkları

Araştırmalar ergenliğin ilk ve orta dönemlerine doğru depresyonun genel sıklığında iki cinste de artış olduğunu göstermektedir. Fakat kızlardaki oranlar erkeklere göre daha yüksektir. Kızlardaki bu artış konusunda fikir birliği olmasına rağmen, bu farklılığı açıklamaya yönelik daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Çocukluk ve gençlik depresyonuna Gelişimsel psikopatoloji kavramlarıyla yaklaşma

Depresif bozuklukların gelişimin farklı dönemlerinde görülmesi, çeşitli risk faktörleriyle ve diğer patolojilerle ilişkili olması, bu bozuklukların ortaya çıkmasına ve devam etmesine neden olan gelişimsel süreçler hakkında sağlambilgi edinmeyi önemli kılmaktadır. Gelişimcilerin depresif bozukluklarla özellikle ilgilenmesinin nedeni bu bozuklukların temelinde, psikolojik (örn. duyuşsal, bilişsel, sosyal-duygusal, sosyal-bilişsel), sosyal (örn. toplum, kültür) ve biyolojik (örn. kalıtsal, nörobiyolojik, nörofizyolojik, nörokimyasal, nöroendokrin) gibi karmaşık yapıların etkileşiminin olmasıdır. Depresif bozukluklara giden farklı süreçler bulunmaktadır ve depresyon için potansiyel risk faktörleri, depresyondan başka davranış problemlerine de yol açabilir.

Duygu durumu bozukluğu gösteren kişilerde bilişsel (bilgi işleme, sosyal biliş vb.), sosyal-duygusal (benlik saygısı, kişilerarası-ilişkiler, suçluluk, duyuş kontrolü vb.), temsil edici (benlik-şeması, içsel temsil etme modelleri vb.), biyolojik (kalıtsal, beyinde yapısal bozukluklar vb.) sistemlerde farklılaşan düzeylerde sapmalar görülmektedir. Bu sistemler birbirinden ayrı değil, birbirleriyle çok yakından ilişkilidirler. Normal fonksiyon gösteren kişilerde bu sistemler arısında tutarlı bir organizasyon vardır. Buna karşıt olarak depresif kişilerde, bu sistemler arasında tutarsız bir organizasyon ya da patolojik yapıların bir organizasyonu, diğer bir deyişle depresotipik organizasyon vardır. Bu organizasyon gelişimsel olarak ilerler ve yaşamın farklı dönemlerinde depresif bozukluk olarak sonuçlanabilir. Bu nedenle, bu sistemler arasındaki ilişkileri anlamak, hem depresif bozuklukların doğasını hem de bu sistemlerin nasıl normal fonksiyon göstermeyi sağladıklarını anlamak açısından çok önemlidir.

Farklı sistemler depresif bozukluklardan etkilendiğine göre, gelişimsel yaklaşım dikkatleri, daha sonra ortaya çıkabilecek ve depresif semptomlarla ilişkili olabilecek, erken dönemlere yöneltir. Örneğin, duyuşsal kontrol mekanizmalarındaki aksaklıkları, veya depresif kişilerin kendileri hakkındaki negatif atıfları anlama, bu özelliklerin erken gelişimini inceleyerek olabilir.

Gelişime organizasyonel yaklaşım

Çocuklar gelişimin her basamağında çözümlemek durumunda oldukları farklı problemlerle karşılaşırlar. Bu problemler karşısında olumlu adaptasyon kişinin yeterliliğine katkıda bulunurken, zayıf çözümler bireyin gelecekte karşılaşacağı gelişimsel problemlere olumlu adaptasyonunu azaltır.

Gelişim çok çeşitli sonuçlara varabildiğine göre, gelişimsel süreçlerde de farklılıkların bulunması beklenen bir durumdur. Çoklu sonuç prensibine (multifinality) göre tek bir etki farklı sonuçlara neden olabilir. Örneğin, depresyonlu ailelerin çocukları (kalıtsallığı da içine alacak şekilde) riskli grup olarak görülmelerine rağmen, hepsi depresif bozukluk geliştirmemekte ve adaptasyon gösterenleri de görülmektedir.

Tekli sonuç (equifinality) prensibine göre, aynı sonuç farklı nedenlerden kaynaklanabilir. Örneğin, erkeklerde yetişkinlikte görülen depresyon okul öncesi dönemdeki zıt ve sosyal olmayan kişilerarası davranışlarla ilişkili bulunurken, kadınlarda ergenlik dönemindeki fazla sosyalleşme ve aşırı içedönüklük, yetişkinlikteki depresyonu yordayabilen özellikler olarak bulunmuştur.

Çevresel etkileşim modeli

(An ecological transactional model)

Bu model çocukluk ve ergenlikte çoklu faktörlerin nasıl depresyona neden olduğunu anlayabilmek için bir çerçeve sunmaktadır. Bu perspektife göre, bireyin çevresi bireye yakın veya uzak olan aynı anda var olan düzeylerden oluşmaktadır. Etkinin bireye yakınlığına bağlı olarak, depresotipik organizasyonun ve depresif bozukluğun ortaya çıkmasındaki rolü farklılaşır. Bireyin özellikleri ve çevrenin her bir düzeyindeki süreçler zaman içerisinde birbirlerini karşılıklı etkiler ve çocuğun gelişim sürecini şekillendirirler. Depresotipik organizasyonun olup olmaması da buna bağlıdır.

Bireyin çevresindeki en uzak iki düzey, inanç ve kültürel değerleri içeren makro-sistem ile, çocukların ve ailelerin yaşadığı çevrenin özelliklerini içeren eko-sistemdir. Bireyin adaptasyonunu etkileyebilecek daha yakın faktörler, yakın çevre (mikro-sistem) özellikle aile, ve bireye özgü özellikleri içermektedir. Değişim modeli çerçevesinde, süregelen risk ve koruyucu faktörlerin çevrenin düzeyleri içinde ve arasındaki geçişleri, depresotipik organizasyonun gelişimine ve depresif bozuklukların ortaya çıkmasına ya da tekrarlamasına katkıda bulunuyor olarak görülmektedir.

Bireye özgü gelişim

(ontogenetic development)

Depresif bozuklukların ve depresotipik organizasyonun farklı parçalarının gelişmesine teorik ilgilerinden dolayı, bu makalede erken gelişim basamaklarına özgü dört gelişimsel nokta üzerinde durulmuştur.

a)…homeostatik ve fizyolojik düzenlemenin gelişmesi

b)…duyuşsal ayırım yapabilme ve dikkat ve uyarılmışlığın düzenlenmesi

c)…güvenli bağlılığın gelişimi

d)…benlik sisteminin gelişimi

a. Homeostatik ve fizyolojik düzenlemenin gelişmesi

Yaşamın ilk aylarında bebekler içsel fizyolojik durumlarda dengeyi sağlamak gereksinimindedirler. Homeostatik sistem bir denge noktasında kalmayı arar ve bu dengeden uzaklaşmak sıkıntı yaratır. Erken fizyolojik düzenleme bebeğe bakan yetişkinden destek arar. Bebekler ihtiyaçlarını ebeveynlerine duyuşsal tepkileriyle iletmeyi geliştirirler. Duyarlı ebeveynler de bu işaretleri doğru olarak tespit edebilmelidir.

Bebeğin beyni gelişirken, bebek fizyolojik sıkıntının yarattığı uyarılmışlığı düzenlemede kendine artan bir şekilde yeterli olmaya başlar. Bu gelişen kapasite ön beyin kontrol fonksiyonları ile nörotransmitter sistemlerinin gelişimi sayesinde olur. Sağ beyin aktivasyonu stress ile, sol beyin aktivasyonu ve sağ beyinin aktivitesini kontrol etmek ise olumlu duygularla ilişkilendirilmiştir. Hemisferler arası bağlantının gelişmesi de bebeğin kendini kontrol edebilmesini geliştirir. Bu nörolojik gelişme deneyime bağlıdır. Bunun için ebeveynlerden gelecek dış uyaranlar gereklidir.

Ebeveyler, homeostatik düzenlemenin sürekliliğinde bebeklerine verdikleri desteğin niteliğine bağlı olarak, bebeğin beyin gelişimi sürecine dolaylı bir şekilde etki ederler. Çok sık yeni deneyimler ve sürekliliği olmayan bir çevre, düzenli olarak sağ beyni aktive ederek negatif duyuş gösterimine neden olabilir. Karşıt bir durumda ise, çevrenin sürekliliği ve tutarlılığı sol beynin baskın olmasını destekleyerek negatif uyarılmışlığın azaltılmasını güçlendirebilir. Böylece anne babanın bebeğe karşı tutumu, bebeğin hemisferler arası bağlarının ve duygu kontrol becerilerinin gelişimini etkileyebilir.

Annelerin depresyonlu anne rolünü oynadığı çalışmalar dahi bebekler üzerinde yukarıda açıklanan olumsuz etkilerin varlığını göstermişlerdir. Bebeklikten sonraki yaşlarda ebeveynleri duygu durumu bozukluğu gösteren çocuklarla yapılan çalışmalarda da bu çocukların duyuş kontrol güçlükleri yaşadıkları gözlemlenmiştir. Bu alandaki çalışmalar, bebeklikten itibaren başlayan düzenleme ve kontrol süreçlerindeki güçlüklerin, depresotipik organizasyonun değişimine katkıda bulunabileceklerini göstermektedir.

b. Duyuşsal ayırım yapabilme ve dikkat ve uyarılmışlığın düzenlenmesi

İçsel homeostatik düzenlemenin temellerinin atılmasıyla, bebek fiziksel çevresine daha çok dikkat eder ve tepki verir hale gelir. Farklı fonksiyon alanlarında da hızla beceriler kazanmaya başlar. Bebeğin ebeveynle olan ilişkisinde duyuşsal gösterim önemli bir araç haline gelmeye başlar. Bebek duyuşsal gösterim ve davranışlarını ebeveynine göre adapte eder, düzenler.

Bebeğin anne babasının desteğine ihtiyacı olduğundan, ebeveynin bebekle nasıl ilişki kurduğu ve ona nasıl baktığı, bebeklerin duyuşsal ayırım yapabilme, duyuşsal ifade etme ve düzenleme becerilerinde, bireyler arası farklılıkların ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktadır.

Böylece, depresyonlu annelerin çocuklarının olumsuz duyuşsal etkileşimler yaşamaları, çocukların erken duyuş gelişimindeki farklılıklara yol açmaktadır. Bu erken duyuş farklılıkları, depresotipik organizasyonun gelişme ve değişmesinde itici güç rolünü oynar.

c. Güvenli bağlanma ilişkisinin gelişimi

Bebeğin annesine veya temel ihtiyaçlarını karşılayan kişiye karşı birinci yılın ikinci yarısında geliştirdiği bağlanma ilişkisi, çok önemlidir. Bu ilişki annenin duygusal ve fiziksel olarak sağladığı ortamın kalitesine bağlı olarak, bebeğin değişen ve gelişen duyuşu, bilişi, ve davranışını organize eder. Anne dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı güvenli bir nokta sağlamasıyla, bebeğin uyarılmışlığını dengelemeye ve böylece iç güvenliğini sağlamaya yardım eder.

Anneye karşı geliştirilen bağlanma çeşitlerindeki farklılık, sosyo-duygusal, bilişsel, temsil edici ve biyolojik sistemlerdeki farklı organizasyonları anlamak açısından önemlidir. Bu farklılıklar depresotipik organizasyonla da ilgili olabilir. Bebeklikten itibaren kişinin anneyle olan bağlanma ilişkisi deneyimi, artan bir şekilde içsel olarak temsil edilmeye başlar.

Ebeveynleri depresyonlu olan çocukların bakımlarında birtakım aksaklıklar meydana gelebilir ve bu daha sonraki güvensiz bağlanmaya yol açabilir. Güvensiz bağlanma çocuğun ebevenyninin depresyonu ile başa çıkmasını güç hale getirebilir ve çocukta depresyonun görülmesine yol açabilir.

Bütün olarak bakıldığında, çalışmalar depresyonlu kişilerin çocuklarının güvensiz bağlanma geliştirme olasılığının anlamlı şekilde yüksek olduğunu göstermiştir. Ayrıca çalışmalar, güvensiz bağlanması ileriki çocukluk yıllarında devam eden çocukların daha fazla davranış problemleri sergilediklerini ortaya koymuştur. Ergenlik çağında ise klinik depresyon tanısı alanların, ebeveynlerine karşı daha az güvenli bağlanma bildirdikleri bulunmuştur.

Özetle, hem depresyon tanısı konulmuş gençlerde, hem de depresyonlu ebevenylerin çocuklarında güvensiz bağlanmanın daha sık olduğu yönünde bulgularda bir artış görülmektedir. Bağlanma ilişkisinin niteliği, biliş, duyuş ve davranışı organize eden “ben” ve “başkaları” hakkındaki içsel temsilleri etkilemektedir. Bu modellerde gelişim süreci içerisindeki algı ve deneyimleri etkilemektedir. Güvensiz bağlanma geliştirmiş bireylerde bu modeller psikolojik ve biyolojik depresotipik organizasyonun gelişimine katkıda bulunmaktadırlar.

d. Benlik-sistemi: Kendinin farkında olabilme ve kendini başkasından ayırt edebilme

Bağlanma ilişkisinin gelişimini takiben, ikinci yılın ikinci yarısında çocuklar kendilerini diğer kişilerden ayrı ve bağımsız varlıklar olarak görmeye başlarlar. Duygusal ve bilişsel yapıların içsel temsillere eklendiği modellerde benlik, benin bağlanma objesiyle (anne) olan ilişkisine göre temsil edilmeye başlar. Çocuk büyüdükçe kendini kontrol edebilme becerisinin artmasına rağmen, ebeveyn ilişkisi önemini korumakta ve ebeveynin varlığı, ulaşılabilirliği ve tepkileri benliğin nasıl temsil edildiğini etkilemektedir. Ebeveynin olumlu tepkiler vermesi, ulaşılabilir olması benliğin kabul edilebilir ve değerli olduğuna, ebeveynin ulaşılamaz ve dışlayıcı olması benliğin sevilmez ve değersiz olarak temsil edilmesine yol açar.

Araştırmalar, depresyonlu bireylerin çocuklarının benlik gelişimlerinde aksaklıkların olduğunu, bu çocuklarda benliklerine negatif atıfta bulunma riskinin bulunduğunu ve daha sonra depresyon geliştirme açısından olumsuz etkilendiklerini göstermektedir. Benlik sistemindeki aksaklıklar, depresyonlu kişilerde intihar olasılığını da etkilemektedir.

Depresyonda gelişimsel biyolojik sistemler

Birçok çalışma depresyonlu kişilerin akrabalarında duygu durumu bozukluklarının görülme sıklığının genel popülasyon oranlarından yüksek olduğunu ve bu oranın yakın akrabalarda daha da yükseldiğini göstermiştir. İkiz çalışmaları duygu durumu bozukluklarının ikizlerden ikisinde birden görülme oranlarının tek yumurta ikizlerinde çift yumurta ikizlerine göre daha yüksek olduğunu göstermektedir. Evlat edinilmiş çocukların aileleriyle yapılan çalışmalar ise biyolojik akrabalarda, evlat edinenlerin akrabalarına göre daha yüksek oranda depresyona rastlandığı bulunmuştur. Genlerin etkilerinin yaşamın farklı dönemlerinde farklı olması beklendiğinden, bu bilgiler gelişimsel depresyon modeli oluşturulurken göz önünde bulundurulup, değişen depresotipik gelişimsel organizasyona ilave edilmelidir.

Depresyonlu çocuk ve gençlerle yapılan farklı biyolojik yapıları ve süreçleri inceleyen çok sayıda araştırma bulunmaktadır. Depresyon riskini artırabilecek karmaşık gelişimsel organizasyonu anlayabilmek için bütün bu biyolojik bulguların, psikolojik sistemlerle birleştirilmesi gerekmektedir.

Yakın çevre (mikro-sistem)

Kalıtsallık akrabalarda depresyonun görülmesini etkilemektedir, fakat tek başına depresyonun gelişimini açıklayamaz. Bazı çalışmalar da şiddetli depresyon durumlarında önemli çevresel etkilerin varlığını ortaya koymuştur. Bu durumda, çevresel faktörlerin depresyon üzerindeki etkileri küçümsenemez.

Depresyonlu çocukların çevreleri değiştiğinde (hastaneye yatırılmaları gibi), duygu durumlarında düzelmelerin görülmesi, ailenin depresyon üzerindeki etkilerini göstermektedir. Çalışmalar ebeveynin psikiyatrik bir bozukluğunun olması, ailenin yapısı, olumsuz yaşam deneyimleri gibi aile ile ilgili faktörlerin depresyonun gelişimi ve sürekliliği üzerindeki etkisini ortaya koymuştur. Depresyonlu çocukların ailelerinde depresyon, kaygı durumu, madde kullanımı, antisosyal davranışlar, boşanma, tek ebeveynin olması, düşük sosyo-ekonomik düzey, çocuk istismarının varlığı pek çok çalışma tarafından gösterilmiştir. Çevresel etkileşim modeline göre bu faktörler, çevrenin farklı düzeylerinde etkileri olan diğer psikolojik, sosyal ve biyolojik mekanizmalarla birlikte düşünülmelidir.

Eko-sistem (çocukların ve ailelerin yaşadığı çevrenin özellikleri)

Daha önce açıklanan aile etkilerine ek olarak, okul ve çocuğun yaşadığı mahalle, özellikle temel eğitimden orta öğrenime geçiş döneminde çocuğun akademik ve psikolojik uyumuna katkıda bulunmaktadır. Bu yüzden okul çevrelerinin depresyonun gelişimi konusundaki önemi vurgulanmaktadır. Depresyonun orta öğrenim yıllarında artış göstermesi, akademik olarak başarılı olduğunu düşünen çocukların duygusal ve davranış güçlükleri çekme olasılığının düşük olması, buna karşıt akademik olarak kendini başarısız gören çocukların depresyon semptomları göstermesi de çevrenin önemini destekleyen araştırma bulguları arasındadır.

Ergenliğin başlangıç döneminde görülen okul başarısızlığı, ufak çaptaki uygunsuz davranışlar, okulu sevmeme gibi özelliklerin, ergenliğin daha ileri yıllarında görülen depresyon ve psikolojik sağlık ile ilgili olduğu bilinmektedir.

Okul çevresinin orta öğrenime geçiş döneminde çocuğun gelişimini destekleyici rol oynayamaması, motivasyon ve ruh sağlığı problemlerine katkıda bulunabilir. Okula uyum, akademik ilgi ve başarının ise ruh sağlığı açısından koruyucu bir rol oynama olasılığı yüksektir.

Makro-sistem

İlk bakışta, kültürel değer ve inançların gelişen deprosotipik organizasyon ve duygu durumu bozukluklarıyla ilişkili olamayacağı düşünülebilir. Fakat makro sistemin bazı yönlerinin depresyonun ortaya çıkmasında etkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Bundan başka, toplumsal tutumlar, kaynak ve destekler, ailelerin arayacağı tedavilerin varlığını etkilediğinden, makro-sistem depresyonun görülüp görülmemesini, görüldüğünde ise nasıl sergileneceğini önemli şekilde etkileyebilir. Bu konuda yapılan araştırmalar oldukça azdır. İntihar riskleri konusundaki araştırmalar bu konuya bir ölçüde açıklık getirmektedir. Çalışmalar, azınlık grubun üyesi olma, ya da toplumsal değişimin (gelenekselden batıya yönelim gibi) hızlı olduğu yerlerde yaşamanın, intihar riskini arttırdığını göstermiştir.

ÖZET VE ÖNERİLER

Gelişimsel psikopatoloji perspektifi depresyona dönüşen depresotipik organizasyonun engellenmesi ve depresyon ortaya çıktığında da tedavisi için önemli ipuçları sağlar. Depresyonlu ebeveynlerin çocuklarının ve depresyonlu çocuk ve gençlerin psikolojik ve biyolojik gelişimsel yapılarının organizasyonunu anlama, semptomların anlamını kavrama, farklı kişilerin farklı terapilerden nasıl faydalanacağını anlama açısından çok önemlidir.

Depresotipik organizasyon bebeklik döneminde başlayabileceği için, erken döneme yönelik önleme çalışmaları, gelişim basamaklarında ilerlemenin başarılı olması için önemli olacaktır. Aileye özgü pek çok faktörün depresyonun ortaya çıkmasındaki rolü bilinmektedir. Bu nedenle aile destek programları çocuğun daha yetkin olmasını sağlayarak depresyonun ortaya çıkmasını engelleyecek ve toplumsal oranlarda düşüş sağlanacaktır.

Depresyonlu ailelere sağlanacak önleyici destek programlarının uygulanabilmesi için, sosyal ve sağlık politikalarında değişiklikler yapılması gerekecektir. Depresotipik organizasyonun oluşmasında rol alan faktörlere yönelik önleme ve destek programları depresyonun ortaya çıkmasını engelleyebilmesi açısından önemlidir.

Afet Durumunda Öfkeli Kişiye Yaklaşım

0

AFET DURUMLARINDA İNSANLAR
NEDEN ÖFKELENİRLER?

Bir felaketin ardından insanları öfkelendirebilecek pek çok neden vardır. Bunların çoğu da anlaşılabilir, hak verilebilir nedenlerdir. Afet bölgesindeki bir insanın hayatındaki güvenlik ve rahatlık duygusu sarsılmıştır. Yaşamları müthiş bir biçimde değişmiştir. Neredeyse her koşula yeniden uyum yapmaları gerekmektedir ve söz konusu koşullar hiç de kolay değildir.

Siz onların öfkelerinin altındaki bu nedenleri ne kadar iyi anlarsanız, duruma o kadar iyi hakim olabilirsiniz.

 Afeti yaşamış bir kişi:

• Yakınlarını/evini/eşyasını/umudunu/vb. kaybetmiş olabilir.
• Yiyeceği ya da parası olmayabilir.
• Rahatlık açısından normalin çok altındaki yaşam koşullarında yaşıyor olabilir.
• Kendini güvencede hissetmiyor olabilir.
• Yakınlarının durumlarından endişe ediyor/onların sorumluluğu altında ezilmiş olabilir.
• Kendisine sunulacak yardımlar gecikmiş/kendisi yardım alma konusunda zorlanıyor olabilir.
• Yanlış bilgilendirilmiş olabilir.
• Diğer kişiler tarafından kendisine saygısızca ya da haksız biçimde muamele edilmiş olabilir.
• Bazı yardımlardan/desteklerden yoksun bırakılmış olabilir.
• Uykusuz kalmış olabilir.
• Kronik biçimde yorgun ve tükenmiş olabilir.
• Ailesinde ve evliliğindeki ilişkiler gerginleşmiş olabilir.
• İşsiz kalmış olabilir.
• İş yükü fazlasıyla artmış olabilir.
• Aşırı alkol ya da ilaç tüketmiş olabilir.
• Aşağılanmış olabilir.
• Onuru kırılmış/haklarına tecavüz edilmiş/ “insan yerine konmamış”olabilir.
• Kendisini kimsenin anlamadığını düşünüyor olabilir.
• Kendisine ayırımcılık yapıldığını/başkalarına iltimas geçildiğini düşünüyor olabilir.
• Eğer yeterince yüksek sesle, bağırarak ve talepkar biçimde konuşursa istediklerini elde edeceğine inanıyor olabilir.
• Beklentileri gerçekleşmemiş/hayal kırıklığına uğramış/kendini engellenmiş hissediyor olabilir.
• Sizin bu konuda yeterince bilgi sahibi olduğunuza inanmıyor olabilir.
• Görüşmesi gereken insanı (eğer bu insan sizseniz, sizi) buluncaya kadar çok zorlanmış olabilir.
• Verilen sözler tutulmamış (veya tutulamamış) olabilir.
• Çevresinde çıkarılan asılsız söylentilerden etkilenmiş olabilir.
Bu muhtemel olaylardan biri ya da bir kaçını aynı anda yaşayan kişi afet yüzünden kaybettikleri ve yaşadığı değişiklikler nedeniyle kolayca öfkeye kapılabilir.

 

Kaygıyı Azaltmak İçin Neler Yapılabilir?

0

TRT – Anadolu liseleri ve kolej sınavlarına hazırlanan ilköğretim okulu öğrencilerinde, yoğun stresten kaynaklanan “konsantrasyon zorluğu, karar verme güçlüğü, unutkanlık ve öğrenileni kullanamama” gibi sorunların yoğun olarak görüldüğü bildirildi.
Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Ruh Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Özlem Yıldız Öç, özellikle ilköğretim okulu 8. sınıf öğrencilerinde, sınav günü yaklaştıkça sorunların da ortaya çıkmaya başladığını söyledi.

Hem okula hem de dersanelere giden ilkokul öğrencilerinin, yoğun ve gerilimli bir çalışma ortamına sürüklendiğini ifade eden Öç, “heyecan ve kaygının” deneme sınavları ve ailenin baskısıyla sürekli gündemde tutulduğunu belirtti.

Ortaöğretim Kurumları Sınavı’nın (OKS) yaklaşmasıyla öğrencilerde, “başarılı olamayacağım”, “sınavı kazanamazsam annemin babamın yüzüne nasıl bakarım” ve “yüksek puan alamazsam rezil olurum” gibi kaygılar ortaya çıktığını bildiren Öç, bu düşüncelerin çalışmayı kolaylaştırmadığını tam tersine çalışmayı engellediğini ifade etti.

Annelerin, babaların, komşuların, öğretmenlerin ve birçok kişinin çocuktan beklentisinin, çocuğa çok fazla geldiğini vurgulayan Öç, şöyle devam etti: “Sınav zamanı yaklaştıkça öğrenciler bu beklentileri olduğundan çok daha yoğun algılarlar. Duygusal yük karamsarlık ve bıkkınlığa yol açar. Bu duyguların zaman zaman yaşanması normaldir. Bazı öğrenciler ümitsizliğe kapılır, kendilerini çaresiz ve güçsüz hisseder, çalışmayı ve mücadeleyi bırakırlar.

Bunun sonucunda, sınavlara hazırlanan ilköğretim okulu öğrencilerinde yoğun stresten kaynaklanan konsantrasyon zorluğu, karar verme güçlüğü, unutkanlık ve öğrenileni kullanamama gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkıyor. Aslında kaygı duygusu insan bedeni için yararlıdır. Sınav sırasında heyecanlanmak normaldir. Heyecan, panik ve yoğun kaygıya dönüştürülmemeli.”

Kaygıyı Azaltmak İçin Neler Yapılabilir

Öç, sınav kaygısını azaltmak için, gevşeme egzersizlerinin, düşünce biçiminin düzenlenmesi gerektiğini bildirdi.

Öç, şunları kaydetti: “Sınav kaygısı yaşayan öğrenci, düzenli ağır, derin, sessiz nefes alıp vermeli, fizik egzersizleri yapmalı. Olay, düşünce, davranış ve duygu birbiri ile bağlantılı olduğu için düşünce biçimi düzenlenmeli. Örneğin, sınav kağıdı önünde olan çocuk, ‘bu sorular çok zor hiç birisini yapamayacağım, bittim ben’ düşüncesine kapılır. Kaygı, korku, çaresizlik duygusu içinde olan çocukta, başlayamama, terleme, titreme gibi sorunlar ortaya çıkar. Bu da başarısızlığa yol açar.

Başarılı olunması için, ‘bu sorular çok zor ama bir yerden başlamalıyım ve en azından bildiklerimi yapmalıyım’ düşüncesiyle hareket edilmeli. Kendine güvenmeli. Sınav öncesinde geçmiş başarısızlıklar değil, gösterilen başarılar düşünmeli. (sınavı kazanmalıyım) düşüncesinin, (sınavı kazanmak istiyorum) düşüncesine dönüşmesi sağlanmalı.”

Normal Hayatların Bilinmeyen Tuhaflıkları

0

BİLİNMEYENE DOĞRU

Amerika’nın en genç ve en iddialı yazarlarından Joshua Ferris, 2010 yılının en sarsıcı kitaplarından biriyle, ‘Bilinmeyen’ ile okurunun karşısında.

‘Bilinmeyen’, günümüz insanının çıkmazlarına farklı bir bakış sunan, akıllara kazınacak bir roman. Bir yanda görünürde normal hayatlar; öte yanda normalin perdesi altında büyüyen tuhaf, tanımsız hadiseler. Sevgiye rağmen yabancılaşmak, monotonluğa rağmen yaşamak ve her şeye rağmen ayakta kalmak… Hayatın attığı saltolar karşısında sıradanlığın tesellisi. Beden ve zihnin oynadığı oyunlara, insanın bildikleriyle asla bilemeyeceğini sandıklarına, yaşamda yürüdüğümüz yolların bizleri götürebileceği meçhul noktalara dair kolay kolay akıllardan silinmeyecek, felsefi açılımları geniş, yer yer ürkütücü bir roman: Bilinmeyen.

Bilinmeyen, tanısı konulamayan, dolayısıyla adlandırılamayan bir rahatsızlığın pençesinde yaşamına devam etmeye çabalayan bir avukatın, huzurlu uykuları bozacak denli sarsıcı öyküsü. Kontrol ettiğini sandığı hayatı alaşağı olan Tim’in bilinmeyeni çözme çabası tüm dehşeti ve dokunaklılığıyla fazlasıyla tanıdık ve ürkütücü.

Yeni çağın tüm korkularını yansıtan Bilinmeyen, aklıyla dünyaya hükmedebildiğini sananlar için bir uyanış kitabı.

1974 doğumlu Joshua Ferris, büyük ilgi gören ilk romanı ‘Ve İşimiz Bitti’nin alaycı ve eğlenceli atmosferi Bilinmeyen’de yerini karanlık ve sarsıntılı bir tabloya bırakıyor.

TAKİBE ALINMASI GEREKEN BİR YAZAR
Joshua Ferris; New Yorker dergisinin her 10 yılda bir hazırladığı ve takibe alınması gereken genç kalemleri belirlediği prestijli “40 yaşın altındaki 20 yazar” listesindekilerden biri.

amazon.com’un yılın en iyi kurgu romanları listesine giren ‘Bilinmeyen’, The Economist, Financial Times, slate.com, salon.com ve yine The New Yorker gibi yayın organlarının Yılın En İyi Kitapları seçkilerinde de boy gösterdi.

Ntvmsnbc

10 Yaşındaki Kız Süpernova Keşfetti!

0

YAŞINDAN BÜYÜK BİR KEŞİF…

Kanada Kraliyet Astronomi Kurumu’nun bugün yayımladığı bildiride, ülkenin doğu kesimindeki Fredericton’da yaşayan Kathryn Aurora Gray’in böyle bir keşifte bulunan en genç kişi olduğu belirtildi.

Bildiride, babasıyla çalışan Gray’in teleskopla alınan uzak galaksilerin görüntülerini bilgisayarda incelerken süpernovayı tespit ettiği kaydedildi.
Gray’in yıldız patlamaları içerisinde yapılan derecelendirmede 17. büyüklükte olan bu süpernovayı, dünyadan 240 milyon ışık yılı uzaklıkta C 3378 adlı gökadada, zürafa takımyıldızında bulduğunu söylediği belirtildi.

Kathryn Gray’in keşfi, iki gökbilimci tarafından da onaylanarak Uluslararası Astronomi Birliği Merkez Bürosu’na bildirildi ve ”Supernova 2010lt” ismiyle kayda geçirildi.

ntvmsnc